Bateson 20.
yüzyılın en önemli düşünürlerinden olmasının yanında aynı zamanda biyolog,
ekoloji, antropoloji, sibernetik ve aile terapisi konusunda uzmandı. Ekoloji
konusunda, insanların hassas ekositemlere zarar verecek şekilde hareket
ettiğini, çünkü doğal sistemlerle kendi hayatımız arasındaki bağıntılı varoluşu
göremediğimizi söyledi. Zihinsel Ekoloji adlı kitabında, kültürel ve dilsel
bakımdan zihnimizin doğadan ayrı ve kopuk olduğuna şartlandırılsak da, aslında ikisinin
bir bütünlük oluşturduğunu ortaya koydu.
Gregory
Bateson, tek taraflı ve sadece maddi birikimi arttırmayı amaçlayan düşünce ve
eylem biçimlerinden vazgeçilmezse, günümüz uygarlığının kendi kendisini yok
edeceğine inanıyordu. Ekolojik dengeyi korumak ve toplumsal dengesizliklere
çözüm getirmek, büyüme ekonomisi anlayışıyla mümkün değildi. Büyüme ekonomisi
anlayışının dayandığı, insanın doğayla ve başka insanlarla düşmanca bir çelişki
içinde olduğu algısı, dar ve kısa vadeli bir görüş açısının ifadesiydi. Bunun
yerine tüm varlıklar arasındaki karşılıklı bağıntıya dayalı ilişkileri dikkate
alan bir düşünme ve davranış biçimi yerleştirilmeliydi.
Bateson
“zihin” kavramını bir fikirler toplamı olarak tanımlıyordu. Zihin ekolojisi,
fikirlerin ekolojisiydi. İnsanların ilişkileri belirli bir zihinsel ekolojik
sisteme işaret ediyordu ve bu da daha geniş bir ekosistemin bir parçasıydı. Başka
bir deyişle, zihnin dünyası tenle sınırlı değildi. Bu yüzden zihnin hayatta
kalması da tenin hayatta kalmasından bağımsız olarak – kitaplar ya da sanat
eserleri yoluyla mümkündü.
Bateson’un
zihni incelerken ortaya koyduğu ve “sibernetik epistemoloji” olarak
adlandırdığı yaklaşıma göre, bireysel zihinler sadece bedenin doğal bir parçası
değil, aynı zamanda bedenin dışındaki iletişim yollarından ve mesajlardan
oluşan sistemin de doğal bir parçasıdır. Bireysel zihin, daha büyük bir Zihnin
alt sistemi olarak varolur. Sözkonusu büyük Zihinse, karşılıklı bağlantılardan
oluşan toplumsal sistemin ve gezegen ekolojisinin bir parçasıdır.
Freud pskolojisinin zihin kavramını bedendeki iletişim
sistemini (kalp kaslarının hareketi ve solunum gibi iradeye bağlı olmayan
süreçleri, alışkanlıkları ve bilinçaltını) içerecek şekilde içe doğru genişletmesine
benzer şekilde, Bateson da zihni dışa doğru genişletiyordu. Bu da, kişileri zihnin
daha büyük bir bütünlüğün parçası olduğunu bilmekten kaynaklanan değer ve
mutluluk duygusuyla dengelenmiş bir alçakgönüllülüğe ulaştırabilirdi.
Bateson’a göre insan büyük Zihni sadece kendisine özgü
olarak görürse, geri kalan tüm varlıkları zihinsellikten yoksun olarak görür,
kendisinden ayrı ve bağıntısız olarak algılar ve etik değer vermeye layık
görmez, böylece tüm diğer varlıklar sömürülebilir. Bu bakış açısına göre, Darwin’in
sözünü ettiği doğal seçilimde “hayatta kalan birim”, diğer türlerden, ırklardan
veya sosyal gruplardan oluşan çevreye karşı sadece belirli bir grup insan ve
türdeşleri olacaktır. Eğer
bakış açınız böyleyken bir de elinizde güçlü teknolojik araçlar varsa, aslında hayatta
kalma şansınız olamaz. Ya düşmanca tutumunuzun zehirli “yan ürünleri” yüzünden
ya da nüfus fazlalığından ve kıtlıktan ölürsünüz. Bu yüzden “çevreye karşı
hayatta kalan birim” anlayışı, “çevresi ile birlikte hayatta kalan birim”
anlayışıyla yer değiştirmelidir.
Bateson dünyanın kaynaklarının insan nüfusunun
artışına göre sınırlı olduğunu öne sürüyor. Bu noktada Bateson’un nüfus
artışından başka etkenlerle, insan eliyle yaratılan yapay kıtlığı yeterince
vurgulamadığı söylenebilir. Kaynakların doğal yenilenebilirlik hızının tüketim
hızına erişemediği durumlar da gözlemlenebilir ancak, sözü geçen “ben ve
başkaları” inancından güç alan ve kendisini “çevresine karşı hayatta kalma
birimi” sayan öznelerce maddi çıkar
sağlamak amacıyla yapılan etkinliklerin yol açtığı kıtlığa da dikkat çekmek
gerekir. Örneğin dünya piyasasında gıda fiyatlarını kontrol etmek amacıyla
yapılan spekülasyonlar, endüstri ve ulaşıma ilişkin seçimlerin neden olduğu
küresel ısınmayla dengesizleşen iklim koşulları, gıda üretimini etkiliyor. Sonuçta
gıda piyasasında kıtlık ve krizler kaçınılmaz oluyor. İnsanların nüfus çokluğu
ve kaynak kıtlığından önce insan eliyle yaratılan etkenler yüzünden yokolması
daha büyük bir olasılık gibi görünüyor. 1990’larda ABD’de 30 milyon kişi
sağlıklı beslenemiyordu ve çocukların % 8,5’i açlık sınırında yaşıyordu. Bunu
ABD’de yeterli kaynak ve üretim olmamasıyla açıklamak zor görünüyor.
“Kıt kaynaklara sahip çevre ve hayatta kalmaya çalışan
insan” anlayışı, öncelikle Bateson’un kendi bakış açısıyla uyuşmuyor. Çevredeki
kaynakların kıtlığı ya da bolluğu konusunda tüm doğal kaynaklar için tek bir
yargıya varılamayacağı gibi, bu konuda ancak “çevresiye birlikte insan” anlayışıyla
değerlendirme yapılırsa doğru sonuca ulaşılabilir.
Bateson, kendisi de dahil olmak üzere çoğumuzun, benliğini
içinde yaşadığı ekosistemden ayrılmış ve kendi içinde de zeka/duygu,
zihin/beden gibi karşıt bölümlere sahipmiş gibi algılayan anlayıştan
kurtulmamız gerektiğini dile getiriyordu. Çünkü gerçekten de çevresine "karşı" savaşı “kazanan”
varlık, aynı anda yaşama şansını kaybeder.